Bireysel Dindarlık mı Kamusal Dinsellik mi?
Özet
Uzun süredir yaptığımız geniş kapsamlı araştırmaların işaret ettiği üzere, şimdiye kadar başörtüsü, genellikle konjonktürel bir sorun olarak ele alınmıştır. Başörtüsü söylemi, kadının örtünmesiyle ilgili olarak siyasal, sosyal ve hukuksal bir sorunun odağına yerleştirilmiş; yapısal anlamda, bilimsel ve felsefi düzlemde irdelenmesi gereken bir konu olarak incelendiği ciddi bir surette vaki olmamıştır. Yapısal düzlemde sorunsallığı, onun teolojik bir postülat olarak farz olduğu ve dinin kesin bir emri hüviyetini taşıdığı iddiasıyla sonuçlandırılmış sayılarak; asıl sorunsallığının siyasal, sosyal ve hukuksal bağlamda çözüm beklediği noktasında düğümlenmiştir.
‘Tesettür’, ‘örtünme’, ‘çıplaklık’, ‘namus’, ‘dindarlık’, ‘özgürlük’, ‘kadın hakları’, ‘iffet’ gibi iki ucu keskin tüm kavramlar, bu konjonktürün dayatmasıyla başörtüsü ile ilintilendirilmiş; öyle ki başını örtmek iman-küfür ilişkisinde kırmızı çizgiyi belirleyen bir uygulama olarak telakki edilmiştir. Oysa başörtüsü, yüklenen siyasal, sosyal ve hukuksal anlamları dışında, teolojik ve antropolojik olarak yalnızca bedenin bir parçası olan baş’ın örtülmesi anlamına gelmektedir ve dinimizce farz olduğu kesin olarak söylenemeyecek bir uygulamadır. Ama bu başörtüsü söylemi, tüm bedenin örtülmesi, iffet ve namusun korunması, kadının kutsanması ya da aşağılanması ve özgürleştirilmesinden tutun, inanıp inanmamada bir ölçüt sayılmaya kadar vardırılmıştır. Kadının avreti ve mahremiyetini dile getiren biricik simge sayılmış; diğer yandan da, “cariyeler” bu ‘namus ve iffet simgesi’ne -belki de daha az kadın addedildikleri için- layık görülmemişlerdir.
Son Yorumlar
RSS