“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 1

Bireysel Dindarlık mı Kamusal Dinsellik mi?

Özet

Uzun süredir yaptığımız geniş kapsamlı araştırmaların işaret ettiği üzere, şimdiye kadar başörtüsü, genellikle konjonktürel bir sorun olarak ele alınmıştır. Başörtüsü söylemi, kadının örtünmesiyle ilgili olarak siyasal, sosyal ve hukuksal bir sorunun odağına yerleştirilmiş; yapısal anlamda, bilimsel ve felsefi düzlemde irdelenmesi gereken bir konu olarak incelendiği ciddi bir surette vaki olmamıştır. Yapısal düzlemde sorunsallığı, onun teolojik bir postülat olarak farz olduğu ve dinin kesin bir emri hüviyetini taşıdığı iddiasıyla sonuçlandırılmış sayılarak; asıl sorunsallığının siyasal, sosyal ve hukuksal bağlamda çözüm beklediği noktasında düğümlenmiştir.

‘Tesettür’, ‘örtünme’, ‘çıplaklık’, ‘namus’, ‘dindarlık’, ‘özgürlük’, ‘kadın hakları’, ‘iffet’ gibi iki ucu keskin tüm kavramlar, bu konjonktürün dayatmasıyla başörtüsü ile ilintilendirilmiş; öyle ki başını örtmek iman-küfür ilişkisinde kırmızı çizgiyi belirleyen bir uygulama olarak telakki edilmiştir. Oysa başörtüsü, yüklenen siyasal, sosyal ve hukuksal anlamları dışında, teolojik ve antropolojik olarak yalnızca bedenin bir parçası olan baş’ın örtülmesi anlamına gelmektedir ve dinimizce farz olduğu kesin olarak söylenemeyecek bir uygulamadır. Ama bu başörtüsü söylemi, tüm bedenin örtülmesi, iffet ve namusun korunması, kadının kutsanması ya da aşağılanması ve özgürleştirilmesinden tutun, inanıp inanmamada bir ölçüt sayılmaya kadar vardırılmıştır. Kadının avreti ve mahremiyetini dile getiren biricik simge sayılmış; diğer yandan da, “cariyeler” bu ‘namus ve iffet simgesi’ne -belki de daha az kadın addedildikleri için- layık görülmemişlerdir.

Okumaya devam edin ‘“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 1′

“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 2

Başörtüsü Söylemi Karşısında Kadın Ne Kadar İnsan?

Batı Aydınlanma çağının fikirleri ve sanayi medeniyeti ile modernliğin tanımını ve liderliğini üstlendikçe, Doğu toplumları iktidarsızlaşmış ve kendi yerlerini ve tarihlerini Batı modeline göre belirlemek zorunda kalmışlardır. Modernliğin karşısında özellikle İslam toplumları kendi yapısal ve içsel süreçlerini yenileyemedikleri için, kültürel şizofreni yaşamaya başlamışlardır. Kadın, İslam ve modernlik arasındaki uzlaşmaz görünen simgeyi oluşturması bakımından odak noktasını teşkil etmiştir.[1]

Bizce kadın sorunu, İslam düşüncesinde insan felsefesinin başarılıp başarılmadığı probleminin doğal bir sonucudur. Görünürde, modernlik ile İslam arasındaki çatışmanın ve uzlaşmazlığın simgesi olarak ortaya çıkan kadın, salt kadın olmanın ötesinde, iki medeniyetin insan sorununa yaklaşım tarzlarındaki değişimlerde düğümlenen insan sorunu çevresinde değerlendirilmelidir. Batı’da özellikle Ortaçağ’da din ve kilisenin kadını aşağıladığına ilişkin yaygın bir kanaat vardır ve bu kanaat, genellikle doğrudur. Ancak, yine Batı’da, kadın “sorununu” insan felsefesi içinde ele alan ciddi düşünürler de yok değildir. Diyalojik ortam Batı’da kadınla ilgili önyargı ve suçlamaların karşısına çıkarılabilecek insani söylemleri de beslemiştir. XIII. Yüzyıl Batı için Ortaçağ ve Skolastik zihniyetten çıkışı ifade ederken, İslam dünyası için Rönesans’tan Skolastisizm’e düşüşü temsil etmektedir. Kadın, İslam dünyasında insan felsefesinin konusu olarak araştırılmak yerine, ‘serapa cinsellik timsali bir çeşit varlık’ olarak görülmüştür.

Okumaya devam edin ‘“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 2′

“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 3

İki Farklı ‘Avret’, İki Farklı ‘Avrat’, İki Farklı ‘Kadın’

Hür kadın ile cariye kadın kategorisi İslam kaynaklarında ve özellikle İslam fıkhında, örtü, örtünme ve başörtüsü sorunu çevresinde belirginleşmektedir. İki farklı kadın, iki farklı avreti ve dolayısıyla iki farklı muameleyi doğurmaktadır. Hür kadın örtülü ve başörtülü olmakla yükümlü iken, cariye sınıfına giren kadın bu yükümlülükten muaftır. İlk bakışta, yükümlülükten muafiyet, bir ayrıcalık ve şans gibi görülebilir. Ancak durum bunun tam tersidir. Örtünmemek, örtünmeye layık görülmemek demektir. Başörtüsü cariyeye yasaktır. Çünkü cariye hür kadın statüsünde değildir. Örtünme ve başörtüsü takma, bir ayrıcalıktır. Aynı ayırım bugün de teorik anlamda geçerliliğini korumaktadır.

El-Mer’e fi’ş-Şi’ri’l- Cahili (Cahiliye Şiirinde Kadın) adlı eserinde Dr. Ahmed Muhammed el-Hufi (Kahire 1997, s. 369-376) Arap şiirinden hareketle, Cahiliye dönemi kadınlarının açıklık ve örtünme konusundaki tutumlarını tasvir etmektedir.

Hufi’ye göre, Cahiliye döneminde Arap kadını ne tamamen kapalı, ne de bütünüyle açıktır. Açık kadınlar olduğu gibi, örtülü kadınlar da vardır. Bazı şiirlerden, baş ve yüz örtüsünün hürleri cariyelerden ayırt eden bir özellik olduğu; acı, hüzün ve ağıt yakma gibi durumlarda yüzlerin ve başların açıldığı nakledilmektedir. Bu yüzden, savaşta yenileceklerini ve esir düşeceklerini anlayan hür kadınlar, kendilerine tenezzül edilmez düşüncesiyle cariyelere benzemek için yüzlerini ve başlarını açarlar ve bu şekilde kaçmaya hazırlanırlardı.[1]

Okumaya devam edin ‘“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 3′

“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 4

Başörtüsünün Dayandırıldığı Dinsel Gerekçeler

Kur’an kronolojisini araştıran ilim adamlarına göre, 24. Nur suresi, Hicret’in beşinci yılının son aylarında indirilmiş medeni bir suredir.[1] Siyer ve iniş nedenleri (Esbab-ı Nüzul) ile ilgili bilgilerden, başörtüsüne gerekçe teşkil ettiği öne sürülen 33. Ahzab ve 24. Nur surelerinin hemen hemen aynı zaman diliminde ve aynı atmosfer içinde indiği anlaşılmaktadır.

Çünkü 33. Ahzab suresi, Hicret’in beşinci yılı Şevval ayında başlayan Hendek/Ahzab gazvesinin (savaşının) hemen ardından inmeye başlamış ve surenin tamamlanması yaklaşık dokuzuncu yıla kadar sürmüştür. 24. Nur suresi ise, Hendek Gazvesi’nden kısa bir süre önce veya sonra vuku bulan Beni Mustalik Gazvesi’ni takiben inmiştir. Vahyin başlangıç tarihi olan Miladi 610 yılı ise bu iki surenin iniş zamanı arasında on yedi yıllık bir zaman diliminin bulunması, örtünme ile ilgili ayetlerin oldukça geç bir dönemde indiğini göstermektedir.[2]

Bu sureler içinde özellikle kadının örtünmesi ve başörtüsü kullanmasına gerekçe olarak gösterilen iki ayete bakalım:

“İnanan erkeklere söyle, gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler ve iffetlerini korusunlar; temiz ve erdemli kalmaları bakımından en uygun davranış tarzı budur. (Ve) Şüphesiz Allah onların (iyi ya da kötü) işledikleri her şeyden haberdardır.

Okumaya devam edin ‘“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 4′

“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 5

Neden Örtünme, Neden Başörtüsü?

Zaman ve toplumsal koşullar değişir, “cilbab”lı ve “başörtülü” olanlar, toplum tarafından kötü yolun yolcusu olarak telakki edilmeye başlanırsa, bu kıyafetlerin hemen değiştirilmesi gerektiğini söyleyen bazı araştırıcılar, zımnen, başörtüsü söyleminin, kalıcı ve kesin bir dinsel emir olmadığını da belirtmiş olurlar.[1] Başörtüsü, Müslüman kadının kimliği, onun ayrılmaz bir parçası, onu çıplaklıktan kurtaran örtü ve kesin bir farzdır iddiası, Müslümanlıkta şekilciliğin hangi boyutlara kadar vardırıldığını gösteren en açık örneklerdendir. Oysa İslam’daki her emrin illeti ve gerekçesi, bütünüyle ahlak yasalarıdır. Manevi ve ruhi derinliğin ifadesidir.

Özellikle kadın konusu etrafında yoğunlaşan bu şekilcilik, yeni değildir. Cumhuriyet kurulmadan çok önce başlamış bir süreçtir. Ancak biz, çok daha gerilere gitmeden, Cumhuriyetimizin kuruluş arefesine rastlayan dönemde, bugünkü başörtüsü şekilciliği ve dayatmacılığını açıkça görebiliyoruz.

Şeyhulislam Musa Kazım’ın kadın ve örtünme ile ilgili sözlerine bakalım:

“Erkek ve kadının namus ve iffeti örtüye bağlıdır. Karı ile kocanın kendi iffet ve ismetlerini son derece muhafaza etmeleri ve korumaları ise, behemehal kadınların mesture (örtülü) olmalarına bağlıdır. Çünkü insanlarda ve umumiyetle kadınlarda rekabet ve kıskançlık hissi yaratılıştan gelen bir durumdur. Eğer bir kadın gayri mesture olarak rast geldiği erkekle görüşmekte, konuşmakta ve hatta istediği bir erkeği kendi evine kabul etmekte ve arzu ettiği erkek meclis ve mahfelerinde bulunmakta serbest kalırsa kocasından daha zarif, daha latif erkeklere, tabii ve gayrı ihtiyari olarak kendisinde bir meyil ve muhabbet hasıl olacağı….[2]

Okumaya devam edin ‘“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 5′

“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 6

Örtünme ve Başörtüsünün Hükmü

Çalışmanın başından beri, zaman zaman başörtüsünün bugün artık gerçek bir dinsel temele dayanmadan farz olarak hükme bağlandığını ve uymamak durumunda, bu cürümün ‘büyük günahlardan” kabul edildiğini belirtmiştik. Konunun, insanın asli örtünmesi öne sürülerek saptırılması nedeniyle yeniden ele alınmasında yarar vardır.

Önce, en muteber klasik kaynaklardan birine bakarak büyük günahın ne olduğunu inceleyelim:

Büyük günahın sözlük anlamı: Allah’ın ateş azabıyla korkuttuğu şeydir. Dinen yasaklanan çirkin bir fiildir. Adam öldürmek, fuhuş yapmak, savaştan kaçmak gibi çirkin fiiller büyük günahlara dahil birkaç örnektir.

Terim anlamı (ıstılahta büyük günah): Hacer el-Askalani’ye göre, haddi gerektiren suçtur. Yani hukuki bir müeyyidesi olan ve bu müeyyidenin uygulandığı cezadır. Kitap (Kur’an) ve Sünnet’teki nassla (kesin bir dinsel hükümle) sahibini tehdit altına sokan günahtır. Maverdi ve Bağavi de aynı tanımları yapmışlardır.[1]

İlahiyat Fakülteleri’nde en yaygın olarak okutulan Kelam kitaplarından birinde büyük günahlar 12 maddede toplanmaktadır. Hadislerde on iki olarak zikredilen büyük günahlar (kebair) şunlardır:

Okumaya devam edin ‘“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 6′

“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 7

Sınır Tanımayan Örtünme Sınırlı Giysiye Karşı

Daha önce vurguladığımız gibi, başörtüsü söylemi, kadının kat kat giyinmesini, başörtüsü üstüne cilbab, çarşaf ya da uzun bir giysi giymesini gerektiren birçok örtüden müteşekkil tesettür formunu simgeliyordu. Oysa Hz. Peygamber döneminde insanlar, galiz avret yerlerini örtecek, cenazelerini kefenleyecek giysi bulmakta zorluk çekiyorlardı. Masraflı ve çok zengin bir tesettür formunun, böyle bir döneme ait dinsel referanslarla farziyetini öne sürmek, tarihsel gerçeklerle de çelişmektedir.

Giysinin sınırlı olduğu bir çağ, örtünme ve örtünün zengin çeşitliliğinin nasıl dinsel dayanak noktası olabilmektedir?

Peygamber döneminde Müslümanlar kıyafet sıkıntısı içinde idiler. O yüzden öncelikle avret yerlerinin örtülmesine özen gösterilmiş ve asgari kaç parça elbise ile namaz kılınabileceği tartışılmıştır. Örneğin, tek elbise içinde namaz kılıp kılamayacağını soran bir kişiye Peygamber, “Hepinizin iki (parça) elbisesi var mı?” yanıtını vermiştir.[1]

Camide arka safta yer alan kadınlar, secdeye varan erkeklerin avret yerlerini (ön ve arkalarını) görebiliyorlardı. O yüzden erkekler secdeden kalkmadan kadınların secdeden kalkmamaları istenmiştir.[2]

Okumaya devam edin ‘“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 7′

“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 8

Başı Örtmemek ya da Çıplaklık

Başörtüsü, İslam’daki asıl örtünmeyi de temsil eden bir anahtar kavram olarak kullanıldığı için, özellikle günümüzde tesettür ve örtünme ile ilgili kaleme alınan yazılarda, ‘umum telaffuz edilip husus kastedilmek’tedir. Umum, örtünme, husus ise, başörtüsüdür. İktidar, siyaset ve farklı bir kamusallık yaratma çabasının bir yansımasına dönüşen başörtüsü, örtünme ve tesettür kavramları içine gizlenerek onlar gibi farz olarak takdim edilmektedir. Asıl yanıltıcı noktalardan birisi budur.

Tesettüre ve örtünmeye riayet etmemek, özellikle günümüz araştırmalarında, başörtüsü örtmemekle neredeyse özdeşleşmiştir. O halde, ilk iki kavramla yapılan açıklamalar ve hükümler, doğrudan doğruya aklımıza başörtüsünü getirmektedir.[1]

Başörtüsü söylemine göre, kadınların tesettüre riayet etmemeleri durumunda, toplumda giderek ahlak bozulacak, iffet ve haya duygusu zayıflayacaktır. Tesettürlü kadınlar, erkeklerin sarkıntılığına maruz kalmazken, açık-saçık giyinip başka erkeklere şık görünme hastalığı olan kadınlar, serserilerin saldırılarına hedef olmaktadırlar. Şüphesiz bunda açık-saçık şekilde arz-ı endam etmesinin büyük payı vardır.[2]

Okumaya devam edin ‘“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 8′

“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 9

Dindarlığın Siyasallaşmasından Siyasalın Dinselleşmesine

İslam’da emir ve yasaklar, erkek-kadın ayrımı yapmaksızın, insanın yaratılış onuruna uygun düşünmesi ve eylemesini, onun ruh yüceliğini ve gönül derinliğini başat amaç olarak belirler. Ahlaki değerler ve erdemler, yalnız insana özeldirler. İnsan kendi öz doğasını ve yüceliğini bu erdemler aracılığıyla keşfeder. İslam ise, bu keşfinde insana kılavuz olur. Bu bakımdan İslam, en temel ve genel anlamıyla, bir ahlak uygarlığı projesi sunar.

Bu ahlak uygarlığı, birkaç ibadet dışında, şekle, hacme, sayıya ve ölçmeye gelmez. Ahlaki değerlerin, dolayısıyla sade ve içten dindarlığın hacmi ve şekli yoktur. Değerler değişmez ancak bu değerlere zaman ve mekan koşullarında denk düşen olgular ve pratikler değişebilir. Ne var ki halk kesimi, din ve Tanrı ile olan ilişkilerini sembol, simge ve olgularla, yani pratiklerle kurduğu için, işin ruhuyla ilgilenmez. Bu nedenle, olgu değer çatışması, halk gözünde her zaman olgu lehine sonuçlanır.[1]

Başörtüsü ve örtünme, olgusal bir durumdur. İffet ve namus, değere ve erdeme ilişkindir. Ancak ne var ki, ilki ile ikincisi, her zaman birbirini gerektirmez. Başörtüsünü bu anlamda değer ve erdemin kendisi olarak kabul etmek, olgunun değere; hukukun ahlaka kaynaklık ettiğini kabulle aynı kapıya çıkmaktadır. En basiti, başı açık olan, nasıl ki, bu olgusallıktan olayı her zaman erdemsiz değilse, başı kapalı olan da, yine bu durumda her zaman erdemli olmayabilir. Sorun, kimin erdemli olup olmadığı değil, erdemin ve değerin, şu ya da bu yüzyılda, şu ya da bu yerde nasıl olgusallaştığı ve tecelli ettiği sorunudur.

Okumaya devam edin ‘“BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ VE İSLAM FELSEFESİ AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ - 9′

TÜRBAN SÖYLEMİYLE SÖMÜRÜLEN İSLAM VE ALDATILAN TÜRK TOPLUMU - 1

Kadın, İslam ve modernizm arasındaki uzlaşmaz görünen simgeyi oluşturması bakımından odak noktası olmuştur.

İslamda kadın ve erkek bütündür.

‘Yüce Tanrı’nın her insan yaratılışına yerleştirdiği örtünme duygusu ve dürtüsü, teolojik ve felsefi temelinden oynatılarak başörtüsüne indirgendi’

Tesettür“, “örtünme“, “çıplaklık“, “namus“, “dindarlık”, özgürlük“, “kadın hakları“, “iffet” gibi iki ucu keskin tüm kavramlar, bu konjonktürün dayatmasıyla başörtüsü ile ilintilendirilmiş; öyle ki başını örtmek iman-küfür ilişkisinde kırmızı çizgiyi belirleyen bir uygulama olarak telakki edilmiştir. Oysa başörtüsü, yüklenen siyasal, sosyal ve hukuksal anlamları dışında, teolojik ve antropolojik olarak yalnızca bedenin bir parçası olan başın örtülmesi anlamına gelmektedir ve dinimizce farz olduğu kesin olarak söylenemeyecek bir uygulamadır. Ama bu başörtüsü söylemi, tüm bedenin örtülmesi, iffet ve namusun korunması, kadının kutsanması ya da aşağılanması ve özgürleştirilmesinden tutun, inanıp inanmamada bir ölçüt sayılmaya kadar vardırılmıştır. Kadının avreti ve mahremiyetini dile getiren biricik simge sayılmış; diğer yandan da, “cariyeler” bu “namus ve iffet simgesi” ne -belki de daha az kadın addedildikleri için- layık görülmemişlerdir.

İNSAN FELSEFESİ VE KADIN

Sokrates’ten sonra insanı ve onun var oluş tarzını düşünce ve eylemin temeline yerleştiren felsefe, Descartes’ın yerinde deyimiyle, “medeniyetin ölçüsüdür“. İslam felsefesi de, bir bilim ve felsefe disiplininin bitişmesinden oluşan İslam düşüncesi ve tarihinin özel ve özgün adıdır. İslam felsefesi, İslam düşüncesi tarihi içinde, IX.- XIII. yüzyıllar arasında yaklaşık dört yüz yıllık bir medeniyetin dile getirilişidir. Bu medeniyette de, tıpkı Batı’da olduğu gibi, belki ondan daha çok, insan odak alınmış; din bile, “nasılsa, öyle” yaratılan, var olan insan ve insan sorunu çevresinde biçimlenmiş, biçimlendirilmiştir. İnsanın kendi varlık özelliğinden başlayarak din, Tanrı ve Tanrısal buyruklar, insan için, insana göre ve insandan dolayı belirlenmiştir. XIII. yüzyılda ise, insan kendinden, dolayısıyla Tanrısı ve dininden kopartılmış; tıpkı, Tanrı’nın insanın belirlemesine bıraktığı doğa gibi, insan da kendisini, felsefesiz bir tarihin betimlediği mevhum, yarı insan-yarı erkek bir Tanrı’ya ve onun yukarıdan belirlemelerine bırakmıştır. Artık bu yüzyıldan sonra felsefesiz bir din, felsefesiz bir Tanrı ve nihayet felsefesiz bir insan vardır. Düşüncenin ve bilimlerin temeli olan felsefe, İslam dünyasında dinsizliğin kaynağı olarak suçlanmıştır. Oysa asıl sorun, felsefesiz bir dinin, varlığını tüm insani yapı ve özelliklere dayatmasıdır.

Okumaya devam edin ‘TÜRBAN SÖYLEMİYLE SÖMÜRÜLEN İSLAM VE ALDATILAN TÜRK TOPLUMU - 1′

TÜRBAN SÖYLEMİYLE SÖMÜRÜLEN İSLAM VE ALDATILAN TÜRK TOPLUMU - 2

Örtünme, İslam öncesinde kadınlar için hürlük ya da cariyelik konumlarını belirleyen bir simgeydi

Cariyeden kadına, kadından insana

Hür kadın ile cariye kadın kategorisi İslam kaynaklarında ve özellikle İslam fıkhında, örtü, örtünme ve başörtüsü sorunu çevresinde belirginleşmektedir. İki farklı kadın, iki farklı avreti ve dolayısıyla iki farklı muameleyi doğurmaktadır. Hür kadın örtülü ve başörtülü olmakla yükümlü iken, cariye sınıfına giren kadın bu yükümlülükten muaftır. İlk bakışta, yükümlülükten muafiyet, bir ayrıcalık ve şans gibi görülebilir. Ancak durum bunun tam tersidir. Örtünmemek, örtünmeye layık görülmemek demektir. Başörtüsü cariyeye yasaktır. Çünkü cariye hür kadın statüsünde değildir. Örtünme ve başörtüsü takma, bir ayrıcalıktır. Aynı ayrım bugün de teorik anlamda geçerliliğini korumaktadır.

El-Mer’e fi’ş-Şi’ri’l- Cahili (Cahiliye Şiirinde Kadın) adlı eserinde Dr. Ahmed Muhammed el Hufi (Kahire 1997, s. 369-376) Arap şiirinden hareketle, cahiliye dönemi kadınlarının açıklık ve örtünme konusundaki tutumlarını tasvir etmektedir.

El Hufi’ye göre, cahiliye döneminde Arap kadını ne tamamen kapalı ne de bütünüyle açıktır. Açık kadınlar olduğu gibi, örtülü kadınlar da vardır. Bazı şiirlerden, baş ve yüz örtüsünün hürleri cariyelerden ayırt eden bir özellik olduğu; acı, hüzün ve ağıt yakma gibi durumlarda yüzlerin ve başların açıldığı nakledilmektedir. Bu yüzden, savaşta yenileceklerini ve esir düşeceklerini anlayan hür kadınlar, kendilerine tenezzül edilmez düşüncesiyle cariyelere benzemek için yüzlerini ve başlarını açarlar ve bu şekilde kaçmaya hazırlanırlardı.

TEMEL İSLAM ÖNCESİNDE

Örtünme ve başörtüsü, bu tarihsel malumata göre, kadınların toplumsal statüleriyle doğrudan ilgilidir. Kadının örtünmesini ve başörtüsü takmasını amir hüküm, dini bir esastan çok, İslam öncesi sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel koşullardan kaynaklanmaktadır. Yani, tam anlamıyla bir geleneksel pratiktir.

Okumaya devam edin ‘TÜRBAN SÖYLEMİYLE SÖMÜRÜLEN İSLAM VE ALDATILAN TÜRK TOPLUMU - 2′

TÜRBAN SÖYLEMİYLE SÖMÜRÜLEN İSLAM VE ALDATILAN TÜRK TOPLUMU - 3

Kadınları ikinci sınıf bir insan görüp toplumsal ilişkilerde erkeklerden ayırmaya çalışmak Kuran’a aykırı


Şeriat kadın özgürlüğünü sınırlar

Başörtüsü sorunu, kadının ikinci sınıf bir insan, ‘yaratık’, ‘bir insan tipi’, ‘alınıp satılan bir mal’ şeklinde değerlendirilmesine yol açan çelişkilerden hâlâ bir türlü sıyrılamamaktan kaynaklanıyor.

Zaman ve toplumsal koşullar değişir, “cilbab”lı ve “başörtülü” olanlar, toplum tarafından kötü yolun yolcusu olarak telakki edilmeye başlanırsa, bu kıyafetlerin hemen değiştirilmesi gerektiğini söyleyen bazı araştırıcılar, zımnen, başörtüsü söyleminin, kalıcı ve kesin bir dinsel emir olmadığını da belirtmiş olurlar. Başörtüsü, Müslüman kadının kimliği, onun ayrılmaz bir parçası, onu çıplaklıktan kurtaran örtü ve kesin bir farzdır iddiası, Müslümanlıkta şekilciliğin hangi boyutlara kadar vardırıldığını gösteren en açık örneklerdendir. Oysa İslamdaki her emrin illeti ve gerekçesi, bütünüyle ahlak yasalarıdır. Manevi ve ruhi derinliğin ifadesidir.

Özellikle kadın konusu etrafında yoğunlaşan bu şekilcilik, yeni değildir. Cumhuriyet kurulmadan çok önce başlamış bir süreçtir. Ancak biz, çok daha gerilere gitmeden, Cumhuriyetimizin kuruluş arefesine rastlayan dönemde, bugünkü başörtüsü şekilciliği ve dayatmacılığını açıkça görebiliyoruz.

Okumaya devam edin ‘TÜRBAN SÖYLEMİYLE SÖMÜRÜLEN İSLAM VE ALDATILAN TÜRK TOPLUMU - 3′

TÜRBAN SÖYLEMİYLE SÖMÜRÜLEN İSLAM VE ALDATILAN TÜRK TOPLUMU - 4

Örtü, kadınlar için özgürlük değil, onların bireysel ve toplumsal yaşam alanlarını sınırlamak anlamına gelmektedir


Kadının tesettürle örtülen hayatı

İzmirli‘nin dün aktardığımız sözlerini dikkatle okuduğumuzda, başörtüsü ve örtünme söyleminin bugün karşı karşıya kaldığı kafa karışıklığının ne kadar eskiye dayandığını görürüz. Kadına örtü verilirken, ona ödül olarak evde oturması ve hiçbir kazanç yükümlülüğü çekmemesi bağışlanıyor. Çalışıp kazanması için açık olması gerekiyormuş gibi, kadının tüm eylemlerini kazanç temini için çalışmakla sınırlandırıyor, fakat bu hakkın da, örtünme karşılığında ödül olarak verildiği öne sürülmektedir. Örtü karşılığında, kazanç ve geçim temini için dışarı çıkmaması sağlanan kadın, nasıl olur da ilim ve fenni tahsil edebilir? Bu çelişkiler ve çözülemeyen kafa karışıklıkları, bugün de başörtüsü söyleminin handikaplarıdır.


İkinci nokta, kadının örtünmesini içtimai hayata katılmak için şart koşarken, içtimai hayatı da sınırlandırılmaktadır. Buna göre kadın, en çok sosyal hayatta değil, evde örtülü olacaktır. Demek ki örtü, kadınlar için özgürlük değil, onların bireysel ve toplumsal yaşam alanlarını sınırlamak anlamına gelmektedir.

Üçüncü nokta, kadının hem örtünmesini istemek hem de onu sosyal hayattan tecrit etmek, onun ahlak zafiyetine bağlanmaktadır. Başta vurguladığımız gibi, kadının örtüsü ve başörtüsü sorunu, onun ikinci sınıf bir insan, Sadık Albayrak ‘ın deyimiyle belki insandan farklı bir ‘yaratık’ ya da Hayrettin Karaman ‘ın deyimiyle ‘bir insan tipi’ olarak görülmesine; ‘alınıp satılan bir mal’ şeklinde değerlendirilmesine yol açan çelişkilerden hâlâ bir türlü sıyrılamamış olmaktan kaynaklanmaktadır.

Okumaya devam edin ‘TÜRBAN SÖYLEMİYLE SÖMÜRÜLEN İSLAM VE ALDATILAN TÜRK TOPLUMU - 4′

KURAN GERÇEKLERİ VE BAŞIN ÖRTÜLMESİ

Değerli arkadaşlarım şu anda yazacağım tüm bilgileri Kurandan aldım, lütfen bu yazıyı okurken yine kuran ile karşılaştırınız. Bende bir beşerim her zaman hata yapabilirim, yapacağım hatalarımdan dolayı önce Allaha sığınır af dilerim, sonrada sizlerden özür dilerim. Yazdıklarım eğer kurana aykırı ise lütfen beni uyarınız, ama sizden rica ediyorum beşerin sözleri ile değil, bizlere aktarılan kuran dışı bilgilerle değil, beni yine kuran ile uyarınız.

Kuran Yüce Rabbim in bizlere elçisi aracılığıyla ilettiği kitabın bizlere bir rehber, kılavuz ve rahmet olduğunu söyleyerek, bakın insanlar hakkında ne söyler.

(Nisa Suresi 28. Allah size hafiflik getirmek istiyor. Çünkü insan çok zayıf yaratılmıştır.)

Bu ayete baktığınızda Yaradan yarattığı kulu hakkında nasıl bir yapıya sahip olduğunu açıklıyor ve zayıf karakterde yaradılışta olduğunu da hatırlatarak, bizlere kolay bir din gönderdiğini belirtiyor. Kuran içinde bakın nasıl bir açıklamada bulunuyor ayrıca bizlere.

( Kamer Suresi 17. Andolsun biz, Kuran’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur? Kamer Suresi 22 Yemin olsun ki, biz, Kuran’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?)

Bu ayetlerden de anlıyoruz ki kuran bizlerin anlayacağı şekilde kolaylaştırılmış, nedeni de öğüt alabilmemiz ve düşünebilmemiz için. Peki, kuran ayetleri hakkında başka neler diyordu Rabbim bir kısmına bakalım birlikte.

( Enam sur.38:…Biz bu Kitap’ta, herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık ne fazla yaptık. Onlar, sonunda Rableri önünde hasredilirler. İsra suresi 89. ayet; Yemin olsun, biz bu Kuran’da, insanlar için her benzetmeden nice örnekler sıraladık. Ama insanların çoğu inkâr ve nankörlükten başka bir şeyde diretmediler. Kehf Sur.54. ayet; Yemin olsun, biz, bu Kuran’da, insanlar için her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduk. İnsan ise varlığın, tartışmaya en çok tutkun olanıdır. Araf Suresi 52. Yemin olsun ki, biz onlara, ilme uygun biçimde, ayrıntılı kıldığımız bir Kitap getirdik. İnanan bir topluluk için bir kılavuz, bir rahmettir o.)

Okumaya devam edin ‘KURAN GERÇEKLERİ VE BAŞIN ÖRTÜLMESİ’

BAŞÖRTÜSÜ YAHUDİ GELENEĞİ

Doç. Dr. Şahin Filiz’in haber sitelerinde yer alan İslam ve başörtüsü yorumu…

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Şahin Filiz, islam dininde başörtüsünün yeri olmadığını ve Kuran’da da başörtüsünün farz olduğuna dair herhangi bir ayetin bulunmadığını ileri sürdü.

Doç. Dr. Filiz, başörtüsünün Yahudilikte bir gelenek olduğuna dikkat çekerek, Yahudi geleneğinin İslamı etkilediğini iddia etti.

Doç. Dr. Filiz, başörtüsünün İslam dininin bir emri olmadığını savunarak, bu konuda şu görüşleri ileri sürdü:

“Dini temeller bakımından başörtüsü, kesinlikle dinin bir emri, ya da farz ibadeti değildir. İnançla da ilgili uygulanan bir ibadet olmadığı halde, sanki dini bir emirmiş ve farzmış gibi yansıtılıyor. Başörtüsü takılmadığı takdirde de, dini yönden büyük cezaları varmış gibi hareket ediliyor.

Burada, siyasi ve sosyal anlamda çözüme ilişkin kamusal bir dinsellik yaratılmıştır. Normalde başörtüsü ile ilgili olduğu belirtilen ayetlerde Nur Suresi 30,31, 33. Ahzab Suresinin 59’uncu ayetlerinde, sadece bir tanesinin başörtüsü ile ilgili olduğu iddia ediliyor. O da Arapların, İslam öncesinde başlarına taktıkları örtünün çeki düzeni ile ilgili bir ayettir. Daha önce Arap kadınlarının göğüsleri ve pek çok bölgeleri açıktı.

Okumaya devam edin ‘BAŞÖRTÜSÜ YAHUDİ GELENEĞİ’

Kuranda baş örtüsü var mı? (1)

Hasan AKÇAY - hanifdostlar.net

“İlahiyat bilginleri niye konuşmuyor?” deniyordu ya; övgü Allaha, biri sonunda konuştu. Diyanet İşleri eski başkanı profesör doktor Süleyman Ateş 17 Şubat 2008 tarihli VATAN gazetesindeki yazısında diyor ki:

Khimâr esas itibariyle örtmek anlamına gelirse de dinsel örfte baş örtüsü anlamını kazanmıştır.

Asırlar önce yazılmış Akhterî adlı Osmanlıca lügatta “khimâr” sözcüğü, “Avretler (kadınların) başına sardığı bez” diye tanımlanmaktadır.

İbn Manzur’un Lisanu’l-Arab’ında da “khimâr”ın baş örtüsü olduğu belirtilmektedir.

Ünlü müfessir Kurtubî de “va’l-yadribne bi-khumurihinne alâ cuyûbihinne: Khimârlarını yaka yırtmaçlarının üstüne koysunlar” (Nur: 31) ayetinin tefsirinde khimâr sözcüğünün, kadınların başına örttükleri örtü olduğunu belirttikten sonra diyor ki: “O zamanda kadınlar baş örtülerinin uçlarını arkaya sarkıtırlardı. Yüce Allah, örtülerinin uçlarını yaka yırtmaçlarının yani göğüslerinin üstüne koymalarını buyurdu.”

İki hususa dikkat eder misiniz:

(1)Koyu harfli Arapça ifadedeki CUYÛB, çoğuldur. Tekili ceyb. Bunun Kuranî anlamı yani doğru anlamı için Neml 12’ye bakınız. Allah orda Mûsa’ya sesleniyor:

edhıl yedeke fî ceybike
elini koynuna sok

Mûsa’nın KOYNU, memelerinin olduğu yerdir yani göğsü. İnsan, elini yaka yırtmacından gırtlağına değil göğüs yırtmacından göğsüne sokar. Önce mealdeki bu yanlışı düzeltelim; “Allah ne diyorsa o!” diyelim. Allah’ın sözlerini çarpıtmayalım.

Okumaya devam edin ‘Kuranda baş örtüsü var mı? (1)’

Kuranda baş örtüsü var mı? (2)

Hasan AKÇAY - hanifdostlar.net

Sayın Ateş’in ikinci ve son bölümde yazdıklarını, virgülüne dokunmadan, alıntılıyorum. Lütfen okuyun. Sonra üç sorum olacak:

Hazreti Ayşe, kadının yüzü ve elleri dışındaki kısmı örtmeleri gerektiğini söylemiş, Hz. Peygamber baldızı Esma’nın ince bir giysi giydiğini görünce, kadının yüzü ve ellerinden başka yerlerini de örtmesi gerektiğini buyurmuştur (Bkz. Kurtubî, Tefsir: 18/229-230). “Bu zamanda ben bunu kullanamıyorum, toplumsal şartlar buna engel” diyebilirsiniz. O mesele sizinle Allah arasında. Ama “baş örtüsü yoktur, Müslüman bilginler hep çarpıttılar” derseniz bu sav büyük cürettir, sırf birilerinin hoşuna gitsin diye söylenmiş bir sözdür. İslâm’ı bilen bir kimsenin hatta bir müsteşrikin (doğu bilimci) dahi bu savı kabul edeceğini sanmam.

1400 yıldan beri Müslüman kadınlar başlarını örterler. Siz Peygamber’in hanımlarının başı açık gezdiklerini mi düşünüyorsunuz? Bundan 50 yıl öncesine kadar analarımız, bacılarımız, kızlarımız hep başı örtülüydü. Bunlar hep yanlış mı yaptılar? Ayrıca Kur’ân kadınların, ziynetlerini yabancı erkeklere göstermemelerini de emrediyor. Saç kadının ziyneti değil mi? Eğer ziynet değilse niçin kadınlar hemen her hafta kuaföre gider, saçlarını türlü biçimlere sokarlar? Şunu bilin ki baş örtüsü Kur’ân’ın emri olduğu gibi İncil’in de Tevrat’ın da emridir. Hiç kimse kendi keyfi için dinin hükümlerini çarpıtmamalı. Baş örtüsü takmayacaksan takma ama inkâr etme. Çünkü inkâr vebaldir, günahtır.

Okumaya devam edin ‘Kuranda baş örtüsü var mı? (2)’

KURAN’DA BAŞI KAPAMAK GEÇMİYOR

www.kurandakidin.net

Peygamberimiz’in vefatından sonra din adına yapılan saptırma ve ilavelerde, kadınlarla ilgili konuların özel bir yeri olduğunu bir evvelki bölümde gördük. Kadınların kapanması ise kadınlarla ilgili uydurulanlar içinde özel bir yere sahiptir. Bu yüzden kitabımızda bu konuyu ayrı bir başlık altında inceliyoruz. İnsan memeli canlılar içinde tek çıplak doğan ve tek giyinendir. 7 Araf suresi 22. ayetten insanların giyinmesinin insanlık tarihi kadar eski olduğunu öğreniyoruz. Kıyafet, zamana, toplumun geleneklerine, iklimin şartlarına, meslek gruplarına, makama, mevkiye, yaşa ve birçok faktöre göre hem toplumlar arası hem de toplum içi çeşitlilik göstermiştir. Bazı toplumlar, Hint-Avrupa ırkında olduğu gibi tarih boyunca kıyafetlerinde birçok kere değişiklikler yapmışlardır. Bazı toplumlar ise, Asya toplumlarında olduğu gibi tarih boyunca kıyafetlerinde çok daha az değişiklikler yapmışlardır. Toplum içi kıyafet farklılıklarınınsa en iyi örneklerinden birisi Osmanlı’dır. Osmanlı’da padişah üç sorguçlu sarık takarken, veziri azam iki sorguçlu, halk ise tek sorguçlu takabilirdi. İki veya üç sorguç halka yasaktı. Saraylının, esnafın, tekkecinin, ayrı din mensubu kadın ve erkeklerin başlıkları, kıyafetleri, renkleri Osmanlı’da hep farklıydı. Bu kıyafetlerin farklılığı kanunlar ile korunurdu. Görüldüğü gibi hem toplumlar arası, hem toplum içi kıyafetlerin farklılığı, gelenek ve şartların bu kıyafetleri oluşturması, zengin malzemeli bir tarih ve sosyoloji konusudur.

Okumaya devam edin ‘KURAN’DA BAŞI KAPAMAK GEÇMİYOR’

Kur’anda Başörtüsü emri yok (Hakkı YILMAZ)